M.Kemal ATATÜRK
"Devlet halinde teşkilatlanmış bir insan toplumu anayasasında, adalet kuvvetinin bağımsızlığının önemini açıklamaya gerek yoktur. Milletlerin yargı hakkı bağımsızlığının birinci şartıdır. Adalet kuvveti bağımsız olmayan bir milletin devlet olarak varlığı kabul edilemez."
Molierac
"Görevimizi yaparken kimseye, ne müvekkile ne hakime, ne de iktidara tabiyiz. Bizim aşağımızda küçüklerin varlığı iddiasında değiliz. Fakat hiç bir hiyerarşik üst de tanımıyoruz. En kıdemsizin, en kıdemlisinden veya isim yapmış olandan farkı yoktur. Avukatlar, tarih boyunca köle kullanmadılar ama hiçbir zaman efendileri de olmadı. "
Leadri
"Hiçkimse onu bulandırmadığı ve ihlal etmediği sürece Hukuk, teneffüs ettiğimiz hava gibi, görünmez ve tutulmaz bir şekilde etrafımızı kaplar. O, ancak kaybettiğimizi anladığımız zaman değerinin farkına vardığımız sağlık gibi sezilmez bir şeydir."

ЧАСТО ЗАДАВАЕМЫЕ ВОПРОСЫ ПО ПРОЦЕССУ РАЗВОДА В ТУРЦИИ ДЛЯ РУССКОГОВОРЯЩИХ

ЧАСТО ЗАДАВАЕМЫЕ ВОПРОСЫ ПО ПРОЦЕССУ РАЗВОДА В ТУРЦИИ ДЛЯ РУССКОГОВОРЯЩИХ

                                                                  Адвокат Абдуллах Селим БАБАОГЛУ

 

1)   Сколько видов бракоразводных процессов существует по турецким законам?

Есть два вида бракоразводных процессов по турецким законам: спорный бракоразводный процесс и неоспариваемый процесс.

2)  Как долго длится процесс развода в Турции?

Неоспариваемый процесс продолжается недолго. Иногда можно развестись за неделю.

Спорный бракоразводный процесс продолжается в среднем два года.

3)  Какие условия у неоспариваемого бракоразводного процесса?

a)  После брака должен пройти год.

b)  Один из супругов может подать на развод, или супруги вместе могут обратиться в суд.

c)   Во время слушания оба супруга должны присутствовать в зале суда.

d) Супруги должны отправить соглашение о разделе движимого и недвижимого имущества, права на опеку над детьми.

 

4)  Если после брака не прошло года, есть ли у спругов право спорного бракоразводного процесса?

Супруги могут обратиться в суд для спорного бракоразводного процесса даже после одного дня в браке.

5)  Можно ли выезжать за границу с ребёнком после развода?

Если  у вас право на опеку над детьми, то вам можно выезжать с детьми. И если даже ваш муж или жена не даёт разрешение, то это не мешает вам выезжать за границу с детьми.

6)  По турецким законам есть право совместной опеки мужа и жены над детьми?

По турецким законам раньше не было право совместной опеки мужа и жены над детьми. Но сейчас такое право есть.

Супруг, у которого нет права опеки над ребёнком,  не имеет права совершать какие-либо юридические действия по отношению к ребёнку.

Ниже приведены некоторых личных основания для развода по турецким законам:

1.     Прелюбодеяние

2.   Посягательство на жизнь человека

Если один из супруга пытается покончить с другом супругом, то это является основанием для развода.

3.   Жестокое обращение или унижение

Супруги должны ласково обращаться друг с другом.

4.   Совершение преступления

Если один из супругов совершает преступление, то у другого супруга есть право обратиться в суд за разводом.

5.    Аморальная жизнь

Сознательный уход из семьи

6.   Психическое заболевание

 

 

Коммуникация:

Twitter: @selimbabaoglu

Facebook: https://m.facebook.com/babaogluhukuk/

 

Адрес Вебсайта: www.babaogluhukuk.com

 

Bu makale daha önce :(hukuksokagi.com)  da yayınlanmıştır.

AYKIRI, SAPKIN, AŞIRI DİNİ DAVRANIŞLAR VE BOŞANMA

 

Av. Abdullah Selim BABAOĞLU*

         Evlilik birliği pek çok sebeple bozulabilmektedir. Bunlardan bir tanesi de dini, itikâdî ya da daha geniş anlamda kültürel sapkınlık, aşırılıktır. Bu yazımızda boşanmaya sebep olan bu davranışlardan bahsedeceğiz.

Anayasa’nın 24. maddesine göre herkes “… vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir…” ve kimse “…, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden…” dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. Şu durumda herkes istediği dini, inancı seçip ona göre yaşayabilirken, evli çiftler açısından bu tercihler bazen sonu boşanma ile biten bir takım uyuşmazlıklara sebep olabilmektedir. Zira yine Anayasa bakımından mühim olan ailenin korunmasıdır ve aile eşler arasında eşitliğe dayanır.[1]

Bununla birlikte Türk Medeni Kanunu’nun 185. Maddesi’ne göre eşler evlilik birliğinin “…mutluluğunu elbirliğiyle sağlamak ve çocukların bakımına, eğitim ve gözetimine beraberce özen göstermekle yükümlüdürler. Eşler birlikte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmak…” zorundadırlar.[2]

Amaç evlilik birliğinin devamı, sağlıklı nesiller yetiştirmek olunca aykırı, sapkın, aşırı bir takım dini, itikâdî davranışların çiftlerin evliliğin devamını getiremeyecek dereceye ulaşması halinde Türk hâkimleri boşanma kararı vermektedirler. Unutulmamalıdır ki eşlerden bir tanesinin diğer eşi kendi yaşam tarzına göre davranmaya zorlaması sosyal şiddet örneklerinden bir tanesidir.[3]

Aykırı, sapkın, aşırı dini davranışlar çok çeşitli olabilmektedir. Yargıtay kararlarına konu olmuş bu türden davranışların bir kısmını şu şekilde sıralayabiliriz:

-Din kurallarını istismar,

-Tarikat toplantılarına gitmek,

-İmam nikâhlı yaşamak,

-Çağdaş kıyafetlere aykırı giyinmeye zorlamak,

-Çağdaş kıyafetlere aykırı giyinmek,

-Üfürükçülere götürmek,

-Beddua etmek,

-Dinsel boşamada bulunmak,

-Muska, büyü ve fal işleri ile uğraşmak,[4]

         Bu vakıalarla ilgili çeşitli Yargıtay kararlarına göz atmadan önce şu hususu belirtmemizde fayda var. Sadece din kurallarına dayanılarak mahkemeden boşanma talep edilemez.[5] Örneğin, eşin oruç tutmadığı gerekçesi ile boşanma talep edilemez.

Başka bir örnek vermek gerekirse; 1981 tarihli bir Yargıtay kararında olduğu gibi gusül konusunda ihmalkâr davranan eşe karşı sadece bu gerekçe ile boşanma davası açıldığında mahkeme boşanma davasının reddine karar verecektir.[6]

 

Tarikat Toplantılarına Katılmak

Anayasa’nın yukarıda bahsettiğimiz 24. Maddesine göre herkes din, vicdan ve kanaat hürriyetine sahipken bu hürriyet sınırsız değildir. Zira yine Anayasa’nın 14. Maddesi bu hürriyetin sınırını çizmektedir. Bu maddenin I. Fıkrasına göre “…Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz…[7]

Dolayısı ile herkes istediği tarikatın ya da cemaatin toplantısına, ayinine katılabilir ancak yukarıdaki sınırın aşılmaması gereklidir. Aksi takdirde kanunlardaki yaptırımlar uygulanacaktır.

Tarikat toplantılarına katılmak yasak olmamakla beraber bu davranış ya da faaliyet evlilik birliğini bozarsa boşanmaya da sebep olabilmektedir.

Yargıtayın bu konuda birçok kararı bulunmaktadır. Bu kararların bir tanesinde dosya kapsamında davalı kadının devamlı olarak tarikat toplantılarına katıldığı, tarikat liderinin etkisi altına girdiği, bazı geceler tarikatın binasında yattığı, bu durumların ise evliliğin eşe yüklediği sorumlulukları ihmal etmesine sebep olduğu tespit edilmiştir. Tabii ki diğer eşin de evlilik birliğini temelinden sarsacak bir takım davranışları dosya kapsamında mevcuttur. Ancak davalı kadın bu davranışlarından ötürü kusurlu bulunmuştur. Böylelikle karara konu boşanma sebeplerinden bir tanesini teşkil etmiştir.[8]

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2002 yılında verdiği bir kararda, kocasının zorlaması ile tarikat toplantılarına katılan kadın, burada psikolojik yönden sağlığını yitirmiş, ağır psikolojik buhrana uğramış ve sarsıntı yaşamış, yaşama sevincini yitirmiştir. Manevi tazminat talebi de olan davacı kadını mahkeme kusursuz bulmuş boşanma kararı verdiği gibi kadının manevi tazminat talebini de kabul etmiştir.[9]

Üfürükçülere Götürmek

Üfürükçü olarak da bilinen bir takım insanlardan medet umarak buralara gitmek ya da diğer eşin zorla götürmesi de yine evliliği temelinden sarsan boşanma sebepleri arasındadır.

Yargıtayın ilgili kararında davalı koca, davalı kadının hastalığı ile ilgilenmeyip, tedavi amacı ile onu üfürükçülere götürmüştür. Evde okunmuş su bulundurmuştur. Evden çıkmasına ve tedavi olmasına da müsaade etmemiştir. Bu durumda dava açan kadını Yargıtay haklı bulmuştur.[10]

Beddua Etmek

Beddua etmek çoğunlukla ve genellikle zayıf tarafın müracaat ettiği bir çaredir. Zira güçlü taraf zaten istediğini alabilmektedir. Beddua etmek tek başına boşanma sebebi olmazken bu durumun devamlılık arz etmesi, aşırı seviyeye ulaşması halinde boşanma sebebi olabilmektedir. Beddua etmek Yargıtayın kararlarında çokça anılan bir boşanma sebebidir.[11]

Büyü, Muska, Fal işleri ile Uğraşmak

Büyü, muska ve fal işleri ile uğraşmak da sıkça rastlanan bir boşanma sebebidir. Yargıtay kararlarında diğer eşi kendisine bağlamak ve kayınvalidesini etkilemek amaçlı büyü yaptırmak[12], kişiyi küçük düşürücü büyü teşebbüsünde bulunmak[13], muska yazıp yapma bebeğe iğneler batırarak büyü yapmaya çalışmak[14], falcılık yapmak[15], tedavi olmak yerine hocaya gitmek, evinde büyü olduğunu düşünerek eşyalara su ve şeker serpip eşyaları yakmaya çalışmak[16] gibi davranışlar boşanma kararı verilmesinde yeterli olmuştur.

Dini İnançlarla Alay Etmek, İnancı Küçümsemek

Evli çiftlerden beklenen birbirlerinin dini inançlarına saygı göstermeleridir. Ancak farklı dini inançlara sahip olmak da bazen evlilik birliğini temelinden sarsabilmektedir.

Yargıtayın 2014 tarihli bir kararında, alevi inancına sahip kadının kocasının “…siz alevisiniz, pissiniz, imansızsınız, Allah'a inanmazsınız…” şeklindeki hakaretleri boşanma kararının sebebi olmuş ayrıca kadın lehine manevi tazminata hükmedilmiştir.[17]

Sonuç olarak, yukarıda bir kısmından bahsettiğimiz aykırı, sapkın, aşırı dini davranışlar ne kanun nezdinde ne de evli çiftler nezdinde kabul edilebilir görünmemektedir. Bu türden davranışların devamlılık arz etmesi, evli çiftleri tedirgin etmekte hatta yukarıda bahsettiğimiz üzere bazen psikolojik dengelerinin bozulmasına sebep olmaktadır. Dolayısı ile bu türden sosyal şiddete maruz kalan evli çiftler boşanma davası açmakta haklıdırlar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

Gençcan, Ömer Uğur    : Boşanma Tazminat Nafaka Hukuku Bilimsel Açıklama ve İçtihatlar, Ankara, Yetkin Yayınları, 2010.

 

YARGI KARARLARI

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 19/10/1981 tarihli, 1981/6250 Esas ve 1981/6645 Karar sayılı kararı. (Neo Hukuk Yazılımları İçtihat Bankası).

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin, 03/11/2014 tarihli, 2014/10377 Esas ve 2014/21454 Karar sayılı kararı. (Neo Hukuk Yazılımları İçtihat Bankası).

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun, 05/05/2002 tarihli, 2002/2-1029 Esas ve 2002/1055 Karar sayılı kararı. (Neo Hukuk Yazılımları İçtihat Bankası).

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin, 07/05/2002 tarihli, 2002/1532 Esas ve 2002/6083 Karar sayılı kararı. (Neo Hukuk Yazılımları İçtihat Bankası).

  Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin, 13/01/2016 tarihli, 2015/10913 Esas ve 2016/503 Karar sayılı kararı. (Neo Hukuk Yazılımları İçtihat Bankası).

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin, 25/02/2015 tarihli, 2014/18145 Esas ve 2015/2845 Karar sayılı kararı. (Neo Hukuk Yazılımları İçtihat Bankası).

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin, 20/02/2015 tarihli, 2014/17263 Esas ve 2015/2306 Karar sayılı kararı. (Neo Hukuk Yazılımları İçtihat Bankası).

  Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin, 27/12/2011 tarihli, 2012/8568 Esas ve 2012/28396 Karar sayılı kararı. (Neo Hukuk Yazılımları İçtihat Bankası).

  Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin, 10/07/2001 tarihli, 2001/8276 Esas ve 2001/10880 Karar sayılı kararı. (Neo Hukuk Yazılımları İçtihat Bankası).

  Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun, 28/06/2006 tarihli, 2006/2-450 Esas ve 2006/493 Karar sayılı kararı. (Neo Hukuk Yazılımları İçtihat Bankası).

  Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun, 26/09/2001 tarihli, 2001/2-588 Esas ve 2001/619 Karar sayılı kararı. (Neo Hukuk Yazılımları İçtihat Bankası).

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin, 12/12/2011 tarihli, 2010/22518 Esas ve 2011/21599 Karar sayılı kararı. (Neo Hukuk Yazılımları İçtihat Bankası).

 Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin, 04/02/2014 tarihli, 2014/14648 Esas ve 2014/24664 Karar sayılı kararı. (Neo Hukuk Yazılımları İçtihat Bankası).

 

 

 

 



* İstanbul Barosu Üyesi.

[1] Bknz.: 1982 Anayasa’sının 41. Maddesi: “I. Ailenin korunması ve çocuk hakları

Madde 41 – Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır. Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile

uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar. (Ek fıkra: 7/5/2010-5982/4 md.) Her çocuk, korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir. (Ek fıkra: 7/5/2010-5982/4 md.) Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır.

[2] Bknz: 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 185/I. maddesi: “A. Haklar ve yükümlülükler

I. Genel olarak

Madde 185- Evlenmeyle eşler arasında evlilik birliği kurulmuş olur.

Eşler, bu birliğin mutluluğunu elbirliğiyle sağlamak ve çocukların bakımına, eğitim ve gözetimine beraberce özen göstermekle yükümlüdürler.

Eşler birlikte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar.

[3] Ömer Uğur Gençcan, Boşanma Tazminat Nafaka Hukuku Bilimsel Açıklama ve İçtihatlar, Ankara, Yetkin Yayınları, 2010, s. 451.

[4] Gençcan, a.g.e., s. 451.

[5] A.e., s. 452.

[6] Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 19/10/1981 tarihli, 1981/6250 Esas ve 1981/6645 Karar sayılı kararı. (Neo Hukuk Yazılımları İçtihat Bankası).

[7] Bknz.: 1982 Anayasa’sının 14/III. maddesi: “III. Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması

Madde 14 – (Değişik: 3/10/2001-4709/3 md.)

 Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.

Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.

Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.”

[8] Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin, 03/11/2014 tarihli, 2014/10377 Esas ve 2014/21454 Karar sayılı kararı. (Neo Hukuk Yazılımları İçtihat Bankası).

[9] Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun, 05/05/2002 tarihli, 2002/2-1029 Esas ve 2002/1055 Karar sayılı kararı. (Neo Hukuk Yazılımları İçtihat Bankası).

[10] Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin, 07/05/2002 tarihli, 2002/1532 Esas ve 2002/6083 Karar sayılı kararı. (Neo Hukuk Yazılımları İçtihat Bankası).

[11] Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin, 13/01/2016 tarihli, 2015/10913 Esas ve 2016/503 Karar sayılı kararı. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin, 25/02/2015 tarihli, 2014/18145 Esas ve 2015/2845 Karar sayılı kararı. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin, 20/02/2015 tarihli, 2014/17263 Esas ve 2015/2306 Karar sayılı kararı. (Neo Hukuk Yazılımları İçtihat Bankası).

[12] Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin, 27/12/2011 tarihli, 2012/8568 Esas ve 2012/28396 Karar sayılı kararı. (Neo Hukuk Yazılımları İçtihat Bankası).

[13] Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin, 10/07/2001 tarihli, 2001/8276 Esas ve 2001/10880 Karar sayılı kararı. (Neo Hukuk Yazılımları İçtihat Bankası).

[14] Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun, 28/06/2006 tarihli, 2006/2-450 Esas ve 2006/493 Karar sayılı kararı. (Neo Hukuk Yazılımları İçtihat Bankası).

[15] Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun, 26/09/2001 tarihli, 2001/2-588 Esas ve 2001/619 Karar sayılı kararı. (Neo Hukuk Yazılımları İçtihat Bankası).

[16] Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin, 12/12/2011 tarihli, 2010/22518 Esas ve 2011/21599 Karar sayılı kararı. (Neo Hukuk Yazılımları İçtihat Bankası).

[17] Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin, 04/02/2014 tarihli, 2014/14648 Esas ve 2014/24664 Karar sayılı kararı. (Neo Hukuk Yazılımları İçtihat Bankası).

 

Bu makale daha önce : http://hukuksokagi.com/kaynak/aykiri-sapkin-asiri-dini-davranislar-ve-bosanma/  ve Kitap Ve Hikmet Dergisi , Sayı:16, Yıl: 2017 dergisinde yayınlanmıştır.

Sosyal Sigortalar Kurumu Hastanesindeki Görevi Gereği Hastayı Ücretsiz Ameliyat Etmek Zorunda Olan Doktorun Ameliyat Karşılığı Para Almasının Rüşvet, İrtikâp Ve Görevi Kötüye Kullanma Suçlarından Hangisini Oluşturacağı

"...T. Sosyal Sigortalar Hastanesinde yaptığı ameliyat karşılığında para aldığı eylemini sabit gördüğümüzü belirtmek isteriz. Kararda tanık beyanı dışında herhangi bir başka delile rastlanmamıştır. Her ne kadar yerel ceza mahkemesi yeterli delil olmadığından ötürü sanık hakkında beraat kararı verse de Yargıtay Ceza Genel Kurulu delil tartışmasına girmemiş; ameliyat karşılığı para alınması eylemini sabit görmüştür. Buna ilaveten kararda mağdurun, sanığın özel muayenehanesinde muayene olduğuna ve ameliyat karşılığı parayı orada verdiğine dair bir delil olmadığı da sabit kabul etmekteyiz.

O halde, biz de Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun kararına bağlı kalarak olayın; mağdurun, sanığın doktor olarak görev yaptığı T. SSK Hastanesinde sanık tarafından ameliyat edildiği, bu ameliyat karşılığı olarak sanığa 30.000.000 TL para verdiği şeklinde gerçekleştiğini varsayıyoruz. Bu eylemin dosyadaki diğer ifadeler ışığında suç oluşturup oluşturmadığı ve kararda tartışılan rüşvet, irtikâp, görevi kötüye kullanma suçlarından hangi suçu oluşturduğu bakımından inceleme yapacağız.

Öncelikle Sosyal Sigortalar Hastanelerinin hukuki arka planına dikkat etmekte fayda vardır. Zira kararda mağdurun sosyal güvenceye sahip olduğu bir takım sağlık yardımlarına hakkı bulunduğu yönünde merciler arası hiçbir tartışma bulunmamaktadır. Ancak mağdurun sigortalı mı yoksa eş yardımı mı aldığına dair herhangi bir bilgi mevcut değildir. Biz incelememizde olayın vuku bulduğu tarihte yürürlükte olan 506 Sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu ve 4792 Sayılı Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu çerçevesinde mağdurun sağlık yardımından yararlanmaya hakkı olduğunu varsayıyoruz. Keza aynı mevzuat gereği söz konusu sosyal sigorta hastanesinde görev yapan doktorun görevini hastadan herhangi bir para almadan yapması gerektiğini vurgulayarak bu kısımları merciler arasında tartışma konusu olmadığı için kısaca izah ederek geçiyoruz.

Ancak sosyal sigortalar hastanesinde çalışan doktorun görev ve sıfatı olayın vuku bulduğu tarihte yürürlükte olan Eski TCK ve yargılama devam ederken yürürlüğe giren Yeni TCK bakımından önemlidir. Tartışma konusu olan irtikâp, rüşvet ve görevi kötüye kullanma suçları kamu görevlilerine özgü suçlardır. O halde her iki ceza kanunu açısında kamu görevlisi (memur) yanında, bu kanunların uygulaması bakımından memur ya da kamu görevlisi sayılma kavramlarının kısaca izahına ihtiyaç vardır.

Eski TCK 279. maddesinde kamu görevlisinin (memurun) ve ikinci fıkrasında ise kamu hizmetinin tanımı yapılmıştır. Kamu hizmeti görenlerin de kamu görevlisi (memur) gibi cezalandırılması düşünülmüş ve Eski TCK’nın 279. Maddesinin ikinci fıkrası 1936 yılında 3038 sayılı kanun ile yapılan değişiklikle bu düşünce yerine getirilmeye çalışılmıştır. Ancak zimmet, rüşvet v.s. suçlarda memur ibaresinin yanı sıra kamu hizmeti ile görevli kimse ibaresi kullanılmamış; bunun yerine hizmet kurumlarının kuruluş kanunlarında “…memur sayılır.” ya da “…memur gibi cezalandırılır.” gibi ifadeler kullanılmıştır.[1] Olayın vuku bulduğu dönemde yürürlükte olan 4792 Sayılı Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu’nu gereği T. SSK Bölge Hastanesinde görev yapan doktorun irtikâp, rüşvet ve görevi kötüye kullanma suçlarından yargılanabilmesi için bu kanun gereğidir. Zira 4792 Sayılı Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu 7. maddesi uyarınca Türk Ceza Kanunu’nun uygulanması bakımından memur sayılmaktadır. Eski TCK sisteminde sanık doktorun durumu kısaca kendi özel kanununa göre memur sayıldığından ötürü bu suçlar bakımından fail olabilmektedir.

Daha sonra yürürlüğe giren Yeni TCK’da ise kamu görevlisi tanımı 6. maddede yapılmıştır. Eski TCK sisteminde kuruluşların özel kanunları uyarınca Türk Ceza Kanunu’nun uygulanması bakımından “…memur.” ya da “…memur gibi cezalandırılır.” gibi hükümlerin Yeni TCK dönemindeki akıbetine baktığımızda ise özel kanunlardaki bu gibi yollamaların 5252 Sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük Ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 3. Maddesi uyarınca geçerliliğini koruduğu ortadadır. Keza 06.08.2003 tarihinde yürürlüğe giren 4958 Sayılı Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu’nun 17/7. maddesi uyarınca da kurumun memur ve hizmetlileri Türk Ceza Kanunu uygulamasında devlet memuru sayılacağı hükme bağlanmıştır.[2]

Yargıtay’ın Sosyal Sigortalar Hastanelerinde çalışan doktorlarla ilgili olarak benzer olaylardaki değerlendirmelerini de sunmak istiyoruz. Yargıtay 5. Ceza Dairesi 04.10.1995 tarihli bir kararında SSK Hastanesinde doktor olan sanığı 4792 Sayılı Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu’nun 7. maddesinin E. TCK’ya yaptığı yollama neticesinde Türk Ceza Kanunu uygulamasında devlet memuru sayılacağına hükmetmiştir.[3] Yine Yargıtay 5. Ceza Dairesi 31.05.2000 tarihli bir diğer kararında İ. SSK Hastanesinde görevli doktor sanığın icbar suretiyle irtikâp suçunu işlediğine hükmetmiştir.[4]

O halde hem Eski TCK bakımından hem Yeni TCK bakımından hem de Yargıtay kararları bakımından incelediğimiz karardaki sanığın Türk Ceza Kanununun uygulanması bakımından memur sayılacağı hususunda herhangi bir şüphe bulunmamaktadır.

Şimdi ise merciler arasında tartışma konusu olmuş suçları ayırt edici özellikleri bakımından hem Eski TCK kapsamında hem de Yeni TCK kapsamında inceleyerek doktor sanığın gerçekleştirdiği ameliyat karşılığı aldığı 30.000.000 TL’nin hangi suçu oluşturduğunu tespit edeceğiz..."



[1] Erkal Evliyaoğlu, Eski ve Yeni Türk Ceza Kanununa Göre Kamu Görevlileri ile İlgili Suçlar Örneklerle Açıklamalı Karşılaştırmalı ve İçtihatlı, Ankara, Adalet Yayınevi, 2012, s. 51.

[2] Hasan Tahsin Gökcan, Mustafa Artuç, Kamu Görevlisi ve Özel Soruşturma Usulleri (Memur Yargılaması), 2. bs., Ankara, Seçkin Yayıncılık, 2008, s. 225.

[3] Evliyaoğlu, a.g.e., s. 110.

[4] Yargıtay 5. Ceza Dairesinin 31.05.2000 tarihli, 1999/6734 Esas, 2000/2849 Karar sayılı kararı.

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Yayın Bilgisi

 İstanbul Barosu Dergisi:Kasım-Aralık 2015, Cilt: 89 · Sayı: 2015/6http://www.istanbulbarosu.org.tr/images/newss/ibd201506.pdf

DOKTORUN KASTEN ÖLDÜRMEYİ İHMALİ DAVRANIŞLA GERÇEKLEŞTİRMESİ

 

Av. Abdullah Selim BABAOĞLU*

         Türk Ceza Kanunu’nun hayata karşı işlenen suçlar bölümünde yer alan kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi suçu sağlık çalışanlarını ve bilhassa doktorları yakından ilgilendirmektedir. Madde metni şu şekildedir;

Kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi

Madde 83- (1) Kişinin yükümlü olduğu belli bir icrai davranışı gerçekleştirmemesi dolayısıyla meydana gelen ölüm neticesinden sorumlu tutulabilmesi için, bu neticenin oluşumuna sebebiyet veren yükümlülük ihmalinin icrai davranışa eşdeğer olması gerekir.

(2) İhmali ve icrai davranışın eşdeğer kabul edilebilmesi için, kişinin;

a) Belli bir icrai davranışta bulunmak hususunda kanuni düzenlemelerden veya sözleşmeden kaynaklanan bir

yükümlülüğünün bulunması,

b) Önceden gerçekleştirdiği davranışın başkalarının hayatı ile ilgili olarak tehlikeli bir durum oluşturması,

Gerekir.

(3) Belli bir yükümlülüğün ihmali ile ölüme neden olan kişi hakkında, temel ceza olarak, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar, müebbet hapis cezası yerine onbeş yıldan yirmi yıla kadar, diğer hallerde ise on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunabileceği gibi, cezada indirim de yapılmayabilir.

Metinden de görüldüğü üzere gayet ağır cezaları gerektiren bir suç türüdür. Hemen belirtmek gerekir ki madde metninde tanımlanan “Kişinin yükümlü olduğu belli bir icrai davranış…” tabiri içerisine ölüm neticesini önleme bakımından ahlaki bir yükümlülük dâhil edilmemektedir. Örnek olarak, denizde boğulan bir kişiyi gören herkes bu kişiyi kurtarma yükümlülüğünün bulunmasından hareketle bu yükümlülüğünü ihmal ettiği gerekçesi ile bir kimseye yukarıdaki maddeden hareketle ceza davası açılması sosyal hayatı çekilmez hale getireceği gayet aşikardır.[1]

Bu yükümlülükten kasıt kişinin garantör yükümlülüğü altında bulunmasıdır. Garantör yükümlülük altında bulunanları kısaca 3 sınıfa ayırabiliriz.

a)Kanundan kaynaklanan garantör yükümlülüğü altında bulunanlar, örnek olarak polisler ve hekimler/doktorlar,

b)Sözleşmeden kaynaklanan garantör yükümlülüğü altında bulunanlar, örnek olarak güvenlik görevlileri,

c)Öne gelen tehlikeli eylemden kaynaklanan garantörlük.[2]

Doktorların kanundan kaynaklanan garantörlük yükümlülüklerinin sebebi için Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi 3. Maddesi’ne dikkat etmekte fayda vardır. Söz konusu nizamnamenin 3. Maddesi şu şekildedir;

Madde 3 – Tabip, vazifesi ve ihtısası ne olursa olsun, gerekli bakımın sağlanamadığı acil vakalarda, mücbir sebep olmadıkça ilk yardımda bulunur.
Diş tabibi de, kendi sahasında aynı mükellefiyete tabidir.

Bu düzenlemeye göre doktorun hastaya gerekli bakımı, müdahaleyi yapmamasından ötürü ihmalinden kaynaklanan sorumluluğu ya da yükümlülüğü doğmaktadır.

Şu kadar ki, fiilen doktorluk yapmamış olsa veya mesleğine uzun yıllar ara vermiş bir doktor olsa dahi bu madde bakımından sorumluluğu ya da yükümlülüğü bulunmaktadır.[3]

Bu suç neticesinde ölüm meydana gelmiş olmalıdır. Keza ölümün ihmali bir davranışla meydana gelmesi gerekmektedir. Hareketin şeklen ihmal edilmiş olması aranmaktadır.[4] Doktorun o anki şartlara göre uygun müdahaleyi yapmayı ihmal etmesi şeklinde gerçekleşmiş olmalıdır.

Buna ilaveten doktorun ihmali davranışında kastın bulunması gerekmektedir.[5]

Yeri gelmişken iki adet Yargıtay kararından bahsetmek istiyoruz. İlk karara konu olan olay şu şekilde gerçekleşmiştir.

Bir kadın doğum sancısı ile hastaneye getirilmiştir. Kendilerini karşılayan hemşire bir takım evrak işlerinin bulunduğunu bunlar bittikten sonra kendileri ile ilgileneceğini söylemiş, bir müddet sonra hasta ameliyata alınmış ancak durumu daha da kötüleşmiştir.

Söz konusu hastanede yaklaşık olarak bir buçuk saat bekledikten sonra başka bir hastaneye nakledilen hasta burada vefat etmiştir. Bunun üzerine sorumlu hastane personeli doktorlar ve hemşireler aleyhine ihmali davranışla kasten ölüme sebebiyet vermekten ceza yargılaması yapılmıştır.

Yargılama esnasında Adli Tıp Kurumu’ndan ve Yüksek Sağlık Şurası’ndan gelen raporlar neticesinde hastane personelinin hastaya uyguladığı takibin ve tedavilerin tıp kurallarına uygun olduğu görülmüştür. Diğer deliller ile bu raporlarında beraber değerlendirilmesi neticesinde her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delillerin bulunmamasından ötürü yani, daha çok şüpheden sanık yararlanır ilkesi olarak anılan sebepten ötürü yargılanan hastane personelinin beraatlarına karar verilmiştir.[6]

Dikkat edileceği üzere hastane personelinin beraatlarına sebep olan husus doktorların müdahaleleri ile ölümün sebebi arasında mahkemeyi şüpheden kurtaracak delillerin bulunmamasıdır.

 İkinci olayda ise bir kişi sarhoş olduğu ve baygın yattığı iddiası ile hastaneye getirilmiştir.

Hastanenin acil servisinde nöbetçi olan doktor, hastaneye yarı baygın şekilde sedyede getirilen maktulün yüzüne pet şişe ile su serpmiş, maktul biraz kendine gelince emniyetten alkol ölçüm cihazı beklemiştir.

Ancak hasta yarı baygın olduğu için bu cihaza üfleyememiştir. Daha sonra maktulü yakınlarına teslim etmiştir. Yakınları, maktulü hastanenin lavabosuna götürüp başından aşağıya ayıltmak amacı ile su dökmüşlerdir. Bu esnada maktulün nefes alamadığını fark etmişler ve derhal doktoru durumdan haberdar etmişlerdir.

Sanık doktor ise maktulü tekrar acil servise almış, muayene edip kalbinin durduğunu tespit etmiştir. Elektroşok uygulamış ancak hasta ölmüştür. Ani kalp ve solunum yetmezliği neticesinde meydana gelen ölümden dolayı doktor hakkında soruşturma başlatılmıştır.

İlk müdahale ile ikinci müdahale arasında yaklaşık 1 saat bulunduğu tespit edilmiştir. Ceza dosyasında bulunan Adli Tıp Kurumu’nun raporuna göre hastaneye geldikten 1 saat sonra ölen hastanın ölüm sebebinin kendinde bulunan hastalığın seyri ile alakalı bulunduğu tespit edilmiş.

Doktorun ihmali davranışlarının hastanın ölümüne katkı sağlayıp sağlamadığının bilinemeyeceği belirtilmiştir. Bütün bunlar ölüm ile doktorun ihmali davranışları arasındaki illiyet bağını kesmiştir. Neticede sanık doktorun beraatına karar verilmiştir.[7]

Zira ihmali davranışlar ile ölüm neticesi arasında uygun bir illiyet bağının bulunması gereklidir. Eğer uygun illiyet bağı mevcut değilse cezalandırma mümkün olmamaktadır.

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

Şatır, Nejdet        : Emsal Kararlar Işığında Kamu ve Özel Hastanelerde Çalışan Hekimlerin Hukuki ve Cezai Sorumluluğu Soruşturma Usulleri Yargıtay ve Danıştay İçtihatları, Ankara, Yetkin Yayınları, 2015.

Taneri, Gökhan : Hasta ve Hekim Hakları ile Uygulamadan Örnek Hükümlerle Hekim Ceza Sorumluluğu, Ankara, Bilge Yayınevi, 2015.

 

YARGI KARARLARI

Yargıtay 1. Ceza Dairesinin, 25/03/2013 tarihli, 2013/394 Esas ve 2013/2415 Karar sayılı kararı.

Yargıtay 1. Ceza Dairesinin, 12/06/2012 tarihli, 2012/344 Esas ve 2012/4820 Karar sayılı kararı.

 

 

 


* İstanbul Barosu Üyesi.

[1] Mahmut Kaşıkçı, (2008) “Kasten Öldürmenin İhmali Davranışla Gerçekleşmesi” Tebliğler, Türkiye Barolar Birliği, Tıp Ceza Hukuku’nun Güncel Sorunları, V. Türk Alman Tıp Hukuku Sempozyumu, 28 Şubat-1 Mart 2008, Ankara: Türkiye Barolar Birliği Yayınları, SS.: 706-711., s. 710. ‘dan aktaran Gökhan Taneri, Hasta ve Hekim Hakları ile Uygulamadan Örnek Hükümlerle Hekim Ceza Sorumluluğu, Ankara, Bilge Yayınevi, 2015, s. 426.

[2] A.e.

[3] A.e.

[4] Nejdet Şatır, Emsal Kararlar Işığında Kamu ve Özel Hastanelerde Çalışan Hekimlerin Hukuki ve Cezai Sorumluluğu Soruşturma Usulleri Yargıtay ve Danıştay İçtihatları, Ankara, Yetkin Yayınları, 2015, s. 332.

[5] Taneri, a.g.e., s. 427.

[6] Yargıtay 1. Ceza Dairesinin, 25/03/2013 tarihli, 2013/394 Esas ve 2013/2415 Karar sayılı kararı.

[7] Yargıtay 1. Ceza Dairesinin, 12/06/2012 tarihli, 2012/344 Esas ve 2012/4820 Karar sayılı kararı.

 

Bu makale daha önce : http://hukuksokagi.com/kaynak/doktorun-kasten-oldurmeyi-ihmali-davranisla-gerceklestirmesi/ sitesinde yayınlanmıştır.

İptal Davalarında Subjektif Dava Ehliyetine Dair Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu Kararının İncelenmesi

 

 

İnceleme konusu ile ilgili 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. Maddesi şu şekildedir; 

“İdari dava türleri ve idari yargı yetkisinin sınırı:

Madde 2 – 1. (Değişik: 10/6/1994 - 4001/1 md.) İdari dava türleri şunlardır:

a) (İptal: Ana.Mah.nin 21/9/1995 tarih ve E:1995/27, K:1995/47 sayılı kararı ile; Yeniden Düzenleme: 8/6/2000-4577/5 md.) İdarî işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından

dolayı iptalleri için menfaatleri ihlâl edilenler tarafından açılan iptal davaları,

b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları,

c) (Değişik: 18/12/1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar.

2. İdari yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır. İdari mahkemeler; yerindelik denetimi yapamazlar, yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya idarenin takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı veremezler.

3. Cumhurbaşkanının doğrudan doğruya yaptığı işlemler idari yargı denetimi dışındadır.”

 

            Kanunun 2. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinde iptal davalarının kapsamı çizilmiştir. Şu durumda bir işlemin iptal davasına konu olabilmesi belli bir takım şartları haiz olmasına bağlıdır. Bu şartları madde metnine bağlı kalarak konu bütünlüğünün sağlanması bakımından kısaca sıralamayı uygun buluyoruz.

            Her şeyden önce bir işlemin iptal davasına konu olabilmesi için ortada idare tarafından meydana getirilmiş, tek taraflı, kişilerin hukuki durumlarında değişiklik meydana getiren, yürütülmesi gereken (icrai), kesin bir idari işlemin bulunması gereklidir. Tabii yasal bir düzenleme ile yargısal denetimin dışında tutulan idari işlemleri bunların dışında tutmak gerekir.[1] İdari yargının buradaki görevi ise davacı tarafından önüne getirilen idari işlemin yetki, şekil, sebep, konu, maksat yönlerinden hukuka uygunluğunun denetimi yapmaktır.

Yukarıdaki unsurları haiz idari işlemin varlığı halinde idari işlemin davacı tarafından iptalinin istenebilmesi için menfaat ihlali ön koşulunun bulunması gerekmektedir. Şöyle ki iptal davası talebi ile idare mahkemesine müracaat eden davacının subjektif dava ehliyeti olarak tanımlanan menfaatinin ihlal edilmiş olması gereklidir.[2]

Bu ön şartın varlığı, İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 14. maddesinin 3. fıkrası gereğince iptali talep edilen işlem için müracaat edilen idare mahkemesince araştırılacaktır. Bu konuda Danıştay’ın olay temelli birçok kararı bulunmakla birlikte, söz konusu maddenin inceleme konusu kısmının geçmişinden bahsetmekte fayda bulunduğunu düşünüyoruz.

Zira yerel mahkemenin kararından da anlaşılacağı üzere 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendi bir dizi değişiklikten sonra günümüzdeki halini almıştır. Bu kısım 1994 yılına kadar bu günkü haliyle yürürlükteyken 10.06.1994 tarihinde ve 4001 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun ile “İdari İşlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için çevre, tarihi ve kültürel değerlerin korunması, imar uygulamaları gibi kamu yararını yakından ilgilendiren hususlar hariç olmak üzere, kişisel hakları ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları…” şeklinde değişikliğe uğramıştır. Bu değişiklikte yer alan “…kişisel hakları ihlal edilenler…” ibaresinin Anayasa’ya aykırılığı iddiası ile Anayasa Mahkemesine müracaat edilmiştir. Netice olarak, 21.09.1995 tarihli ve 1995/27 Esas, 1995/47 Karar sayılı Anayasa Mahkemesi kararı ile “kişisel hakları ihlal edilenler” ibaresinin Anayasa’ya aykırılığından ötürü söz konusu kısım iptal edilmiştir. [3] İptal kararından ötürü doğabilecek hukuksal boşluğun önüne geçebilmek adına ve yasama organına bu hukuki boşluğu dolduracak vakti tanımak amacıyla iptal kararının Resmi Gazete’de yayımından itibaren 3 ay sonra yürürlüğe girmesine hükmedilmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararının Resmi Gazete’de yayımlanma tarihi 10.04.1996’dır. [4] Ancak iptal tarihinden 08.06.2000 tarihine kadar iptal edilen kısım için yeni düzenleme yapılmadığından kanuni boşluk yargı içtihatları ile giderilmeye çalışılmıştır.[5] Bu tarihte 4577 Sayılı Kanun’un 5. maddesi ile 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinde yapılan değişiklikle madde metni bugünkü haline gelmiştir. Kısacası madde metninde bulunan ve daha sonra Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilen “…kişisel hakları ihlali edilenler…” yerine menfaat ihlali şartı tekrar getirilmiştir.

2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendi ile ilgili değişikliklerin kısa tarihi yukarıda anlattığımız gibidir. Şu durumda inceleme konumuz olan kişisel hak ihlali ve menfaat ihlali kavramlarını biraz daha geniş şekilde ele almakta fayda vardır.

İncelediğimiz kararda her ikisi de bahis konusu olmuştur. Bununla birlikte kişisel hak ihlali ile menfaat ihlali kavramları birbirlerinden farklı anlamlar ifade etmektedirler. Her şeyden önce iptal davası açma ehliyetinin kişisel hak ihlaline dayanması doktrinde ve Anayasa Mahkemesi’nin söz konusu kararında da belirtildiği üzere iptal davalarının alanını daraltmakta ve bu da idarenin hukuk yolu ile denetiminin önünde engel teşkil etmektedir. Zira iptal davası ile amaçlanan idarenin işlemlerinin yargısal denetimidir. Hak kavramı hukukça korunan menfaat anlamına gelmektedir. Bu yönü ile menfaat kavramı daha geniş bir çerçeveyi ifade etmektedir. İdarenin işlemlerine karşı iptal davası açma ehliyetinin kişisel hak ihlaline bağlanması demek mücerret hak ihlalinin yanı sıra söz konusu işlemin maddi sonuçlarının da meydana gelmiş olmasının aranması anlamına gelecektir. Yukarıda da belirttiğimiz üzere iptal davasından maksat ise bundan çok daha başka ve kapsayıcıdır. Zira bu davanın amacı idarenin kendisinin yargılanmasından öte mevcut idari işlemin hukuka uygunluğunun denetimidir. Yani mevcut idari işlem ile ilgilinin hakkının ihlal edilmiş olması iptal davası için yeterli iken tam yargı davasının açılabilmesi için yeterli değildir. [6]

Menfaat ihlali kavramı ise iptal davası mantığına çok daha uygundur. Ayrıca menfaat ihlali ile aranan ilgi davacı ile iptali istenen idari işlem arasında ciddi ve makul ilgiden başkası değildir.[7] Bu durum ise iptal davalarının alanını genişletmekte ve böylece hukukun idare üzerindeki denetimi yaygınlaşmaktadır. Ancak her tür ciddi ve makul menfaat ihlali sahibine iptal davası açabilme hakkı vermemektedir. Bunların dışında ihlal edilen menfaatin kişisel, meşru ve güncel olması şartları aranmaktadır.[8] Bu kavramlara da kısaca değindikten sonra merci kararlarını tartışmaya başlayabiliriz.

Menfaat ihlali kavramını tanımlarken saydığımız üzere ihlal edilen menfaatin kişisel, meşru ve güncel olması gerekmektedir. Menfaatin kişisel olması, iptali istenen işlemin doğrudan doğruya davacıya yönelik olarak tesis edilmiş olmasını gerektirmez; ancak davacı ile idari işlem arasında doğrudan ya da dolaylı olarak ciddi ve makul bir ilginin kurulmuş olması yeterlidir.[9]

Menfaatin güncel olması, iptali istenen idari işlem ile davacının dava açıldığı anda mevcut bulunan menfaatinin olması ve dava sonuçlanıncaya kadar mevcut bulunan menfaat ilişkisinin kaybolmaması anlamına gelir.[10] Kural olarak henüz doğmamış, gelecekte doğacak ya da dava esnasında ortadan kalkan bir menfaat için dava açılamaz.[11] Ancak Fransız Danıştay’ında bu şartın istisnası kararlar mevcuttur. Diğer bir tabirle davacının menfaatinin dava açıldıktan sonra ortadan kalkması halinde dahi davaya devam edilmesi gerektiği yönünde kararlar mevcuttur[12]; bununla ilaveten muhtemel menfaat ihlali hallerinde de dava açılabileceğini kabul etmektedir.[13] Keza, Türk Danıştay’nın da menfaatin dava açıldıktan sonra ortadan kalkması halinde davaya devam edilmesi gerektiği yönünde kararları mevcuttur. Ülkemiz idari yargısında da bu yönde gelişmeler olmaktadır.[14]

Son olarak menfaatin meşru olması gerekmektedir. Zira idari işlemler ile herkesin bir takım hakları ve menfaatleri zedelenebilir. Ancak idari mahkemelerin meşru olmayan bir menfaati korumasını beklemek hukuku istismar etmek anlamına gelecektir. İşte tam da burada menfaatin meşruluğu kavramı karşımıza çıkmaktadır. Davacının menfaatinin meşru olması demek, hukukça korunan menfaati ihlal edilen ilgilinin dava açabilmesi anlamına gelmektedir.[15]..."

 



[1] İbrahim Topuz, Kadir Özkaya, Açıklamalı-İçtihatlı İdari Yargılama Usulü Kanunu, Ankara, Mahalli İdareler Derneği Yayını, 2002, s. 12.

[2] Selami Demirkol, Zuhal Bereket Baş, (Teori ve Pratikte) İdari Yargıda Dava Açma ve Davaların Takip Usulü, 4. bs., İstanbul, Beta Basım A. Ş., 2005, s. 86-87.

[3] Anayasa Mahkemesi, 21 Eylül 1995 tarih ve E. 1995/27, K. 1995/47, RG, 10 Nisan 1996, Sayı 22607.

[4] Topuz, Özkaya, a.g.e., s. 7-8.

[5] A.e., s. 8.

[6] Turgut Candan, Açıklamalı İdari Yargılama Usulü Kanunu, 5. bs., Ankara, Adalet Yayınevi, 2012, s. 62-66.

[7] Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu’nun 02 Şubat 1990 tarihli ve E. 89/430, K. 90/18 sayılı kararı, Danıştay Dergisi, Sayı 80, s. 111, 1991’den aktaran A. Şeref Gözübüyük, Güven Dinçer, İdari Yargılama Usulü, 2. bs., Ankara, Turhan Kitapevi, 1999, s. 75.

[8] Murat Yaman, İdari Yargı Dava Rehberi, Ankara, Adalet Yayınevi, 2009, s. 350.

[9] A.e., s. 351.

[10] A.e.

[11] A. Şeref Gözübüyük, Turgut Tan, İdare Hukuku Cilt:2 İdari Yargılama Hukuku, 2 c., Ankara, Turhan Kitapevi, 1999, s. 378.

[12] A.e., s. 380.

[13] A.e.

[14] A.e.

[15] Murat Yaman, a.g.e., s. 350.

..................................................................................

Yayın Bilgisi 

İstanbul Barosu Dergisi: Mart - Nisan 2015, Cilt: 89 · Sayı: 2015/2

http://www.istanbulbarosu.org.tr/Yayinlar/BaroDergileri/ibd20152.pdfhttp://www.istanbulbarosu.org.tr/Yayinlar/BaroDergileri/ibd20152.pdf