M.Kemal ATATÜRK
"Devlet halinde teşkilatlanmış bir insan toplumu anayasasında, adalet kuvvetinin bağımsızlığının önemini açıklamaya gerek yoktur. Milletlerin yargı hakkı bağımsızlığının birinci şartıdır. Adalet kuvveti bağımsız olmayan bir milletin devlet olarak varlığı kabul edilemez."
Molierac
"Görevimizi yaparken kimseye, ne müvekkile ne hakime, ne de iktidara tabiyiz. Bizim aşağımızda küçüklerin varlığı iddiasında değiliz. Fakat hiç bir hiyerarşik üst de tanımıyoruz. En kıdemsizin, en kıdemlisinden veya isim yapmış olandan farkı yoktur. Avukatlar, tarih boyunca köle kullanmadılar ama hiçbir zaman efendileri de olmadı. "
Leadri
"Hiçkimse onu bulandırmadığı ve ihlal etmediği sürece Hukuk, teneffüs ettiğimiz hava gibi, görünmez ve tutulmaz bir şekilde etrafımızı kaplar. O, ancak kaybettiğimizi anladığımız zaman değerinin farkına vardığımız sağlık gibi sezilmez bir şeydir."

İptal Davalarında Subjektif Dava Ehliyetine Dair Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu Kararının İncelenmesi

 

 

İnceleme konusu ile ilgili 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. Maddesi şu şekildedir; 

“İdari dava türleri ve idari yargı yetkisinin sınırı:

Madde 2 – 1. (Değişik: 10/6/1994 - 4001/1 md.) İdari dava türleri şunlardır:

a) (İptal: Ana.Mah.nin 21/9/1995 tarih ve E:1995/27, K:1995/47 sayılı kararı ile; Yeniden Düzenleme: 8/6/2000-4577/5 md.) İdarî işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından

dolayı iptalleri için menfaatleri ihlâl edilenler tarafından açılan iptal davaları,

b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları,

c) (Değişik: 18/12/1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar.

2. İdari yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır. İdari mahkemeler; yerindelik denetimi yapamazlar, yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya idarenin takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı veremezler.

3. Cumhurbaşkanının doğrudan doğruya yaptığı işlemler idari yargı denetimi dışındadır.”

 

            Kanunun 2. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinde iptal davalarının kapsamı çizilmiştir. Şu durumda bir işlemin iptal davasına konu olabilmesi belli bir takım şartları haiz olmasına bağlıdır. Bu şartları madde metnine bağlı kalarak konu bütünlüğünün sağlanması bakımından kısaca sıralamayı uygun buluyoruz.

            Her şeyden önce bir işlemin iptal davasına konu olabilmesi için ortada idare tarafından meydana getirilmiş, tek taraflı, kişilerin hukuki durumlarında değişiklik meydana getiren, yürütülmesi gereken (icrai), kesin bir idari işlemin bulunması gereklidir. Tabii yasal bir düzenleme ile yargısal denetimin dışında tutulan idari işlemleri bunların dışında tutmak gerekir.[1] İdari yargının buradaki görevi ise davacı tarafından önüne getirilen idari işlemin yetki, şekil, sebep, konu, maksat yönlerinden hukuka uygunluğunun denetimi yapmaktır.

Yukarıdaki unsurları haiz idari işlemin varlığı halinde idari işlemin davacı tarafından iptalinin istenebilmesi için menfaat ihlali ön koşulunun bulunması gerekmektedir. Şöyle ki iptal davası talebi ile idare mahkemesine müracaat eden davacının subjektif dava ehliyeti olarak tanımlanan menfaatinin ihlal edilmiş olması gereklidir.[2]

Bu ön şartın varlığı, İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 14. maddesinin 3. fıkrası gereğince iptali talep edilen işlem için müracaat edilen idare mahkemesince araştırılacaktır. Bu konuda Danıştay’ın olay temelli birçok kararı bulunmakla birlikte, söz konusu maddenin inceleme konusu kısmının geçmişinden bahsetmekte fayda bulunduğunu düşünüyoruz.

Zira yerel mahkemenin kararından da anlaşılacağı üzere 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendi bir dizi değişiklikten sonra günümüzdeki halini almıştır. Bu kısım 1994 yılına kadar bu günkü haliyle yürürlükteyken 10.06.1994 tarihinde ve 4001 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun ile “İdari İşlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için çevre, tarihi ve kültürel değerlerin korunması, imar uygulamaları gibi kamu yararını yakından ilgilendiren hususlar hariç olmak üzere, kişisel hakları ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları…” şeklinde değişikliğe uğramıştır. Bu değişiklikte yer alan “…kişisel hakları ihlal edilenler…” ibaresinin Anayasa’ya aykırılığı iddiası ile Anayasa Mahkemesine müracaat edilmiştir. Netice olarak, 21.09.1995 tarihli ve 1995/27 Esas, 1995/47 Karar sayılı Anayasa Mahkemesi kararı ile “kişisel hakları ihlal edilenler” ibaresinin Anayasa’ya aykırılığından ötürü söz konusu kısım iptal edilmiştir. [3] İptal kararından ötürü doğabilecek hukuksal boşluğun önüne geçebilmek adına ve yasama organına bu hukuki boşluğu dolduracak vakti tanımak amacıyla iptal kararının Resmi Gazete’de yayımından itibaren 3 ay sonra yürürlüğe girmesine hükmedilmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararının Resmi Gazete’de yayımlanma tarihi 10.04.1996’dır. [4] Ancak iptal tarihinden 08.06.2000 tarihine kadar iptal edilen kısım için yeni düzenleme yapılmadığından kanuni boşluk yargı içtihatları ile giderilmeye çalışılmıştır.[5] Bu tarihte 4577 Sayılı Kanun’un 5. maddesi ile 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinde yapılan değişiklikle madde metni bugünkü haline gelmiştir. Kısacası madde metninde bulunan ve daha sonra Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilen “…kişisel hakları ihlali edilenler…” yerine menfaat ihlali şartı tekrar getirilmiştir.

2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendi ile ilgili değişikliklerin kısa tarihi yukarıda anlattığımız gibidir. Şu durumda inceleme konumuz olan kişisel hak ihlali ve menfaat ihlali kavramlarını biraz daha geniş şekilde ele almakta fayda vardır.

İncelediğimiz kararda her ikisi de bahis konusu olmuştur. Bununla birlikte kişisel hak ihlali ile menfaat ihlali kavramları birbirlerinden farklı anlamlar ifade etmektedirler. Her şeyden önce iptal davası açma ehliyetinin kişisel hak ihlaline dayanması doktrinde ve Anayasa Mahkemesi’nin söz konusu kararında da belirtildiği üzere iptal davalarının alanını daraltmakta ve bu da idarenin hukuk yolu ile denetiminin önünde engel teşkil etmektedir. Zira iptal davası ile amaçlanan idarenin işlemlerinin yargısal denetimidir. Hak kavramı hukukça korunan menfaat anlamına gelmektedir. Bu yönü ile menfaat kavramı daha geniş bir çerçeveyi ifade etmektedir. İdarenin işlemlerine karşı iptal davası açma ehliyetinin kişisel hak ihlaline bağlanması demek mücerret hak ihlalinin yanı sıra söz konusu işlemin maddi sonuçlarının da meydana gelmiş olmasının aranması anlamına gelecektir. Yukarıda da belirttiğimiz üzere iptal davasından maksat ise bundan çok daha başka ve kapsayıcıdır. Zira bu davanın amacı idarenin kendisinin yargılanmasından öte mevcut idari işlemin hukuka uygunluğunun denetimidir. Yani mevcut idari işlem ile ilgilinin hakkının ihlal edilmiş olması iptal davası için yeterli iken tam yargı davasının açılabilmesi için yeterli değildir. [6]

Menfaat ihlali kavramı ise iptal davası mantığına çok daha uygundur. Ayrıca menfaat ihlali ile aranan ilgi davacı ile iptali istenen idari işlem arasında ciddi ve makul ilgiden başkası değildir.[7] Bu durum ise iptal davalarının alanını genişletmekte ve böylece hukukun idare üzerindeki denetimi yaygınlaşmaktadır. Ancak her tür ciddi ve makul menfaat ihlali sahibine iptal davası açabilme hakkı vermemektedir. Bunların dışında ihlal edilen menfaatin kişisel, meşru ve güncel olması şartları aranmaktadır.[8] Bu kavramlara da kısaca değindikten sonra merci kararlarını tartışmaya başlayabiliriz.

Menfaat ihlali kavramını tanımlarken saydığımız üzere ihlal edilen menfaatin kişisel, meşru ve güncel olması gerekmektedir. Menfaatin kişisel olması, iptali istenen işlemin doğrudan doğruya davacıya yönelik olarak tesis edilmiş olmasını gerektirmez; ancak davacı ile idari işlem arasında doğrudan ya da dolaylı olarak ciddi ve makul bir ilginin kurulmuş olması yeterlidir.[9]

Menfaatin güncel olması, iptali istenen idari işlem ile davacının dava açıldığı anda mevcut bulunan menfaatinin olması ve dava sonuçlanıncaya kadar mevcut bulunan menfaat ilişkisinin kaybolmaması anlamına gelir.[10] Kural olarak henüz doğmamış, gelecekte doğacak ya da dava esnasında ortadan kalkan bir menfaat için dava açılamaz.[11] Ancak Fransız Danıştay’ında bu şartın istisnası kararlar mevcuttur. Diğer bir tabirle davacının menfaatinin dava açıldıktan sonra ortadan kalkması halinde dahi davaya devam edilmesi gerektiği yönünde kararlar mevcuttur[12]; bununla ilaveten muhtemel menfaat ihlali hallerinde de dava açılabileceğini kabul etmektedir.[13] Keza, Türk Danıştay’nın da menfaatin dava açıldıktan sonra ortadan kalkması halinde davaya devam edilmesi gerektiği yönünde kararları mevcuttur. Ülkemiz idari yargısında da bu yönde gelişmeler olmaktadır.[14]

Son olarak menfaatin meşru olması gerekmektedir. Zira idari işlemler ile herkesin bir takım hakları ve menfaatleri zedelenebilir. Ancak idari mahkemelerin meşru olmayan bir menfaati korumasını beklemek hukuku istismar etmek anlamına gelecektir. İşte tam da burada menfaatin meşruluğu kavramı karşımıza çıkmaktadır. Davacının menfaatinin meşru olması demek, hukukça korunan menfaati ihlal edilen ilgilinin dava açabilmesi anlamına gelmektedir.[15]..."

 



[1] İbrahim Topuz, Kadir Özkaya, Açıklamalı-İçtihatlı İdari Yargılama Usulü Kanunu, Ankara, Mahalli İdareler Derneği Yayını, 2002, s. 12.

[2] Selami Demirkol, Zuhal Bereket Baş, (Teori ve Pratikte) İdari Yargıda Dava Açma ve Davaların Takip Usulü, 4. bs., İstanbul, Beta Basım A. Ş., 2005, s. 86-87.

[3] Anayasa Mahkemesi, 21 Eylül 1995 tarih ve E. 1995/27, K. 1995/47, RG, 10 Nisan 1996, Sayı 22607.

[4] Topuz, Özkaya, a.g.e., s. 7-8.

[5] A.e., s. 8.

[6] Turgut Candan, Açıklamalı İdari Yargılama Usulü Kanunu, 5. bs., Ankara, Adalet Yayınevi, 2012, s. 62-66.

[7] Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu’nun 02 Şubat 1990 tarihli ve E. 89/430, K. 90/18 sayılı kararı, Danıştay Dergisi, Sayı 80, s. 111, 1991’den aktaran A. Şeref Gözübüyük, Güven Dinçer, İdari Yargılama Usulü, 2. bs., Ankara, Turhan Kitapevi, 1999, s. 75.

[8] Murat Yaman, İdari Yargı Dava Rehberi, Ankara, Adalet Yayınevi, 2009, s. 350.

[9] A.e., s. 351.

[10] A.e.

[11] A. Şeref Gözübüyük, Turgut Tan, İdare Hukuku Cilt:2 İdari Yargılama Hukuku, 2 c., Ankara, Turhan Kitapevi, 1999, s. 378.

[12] A.e., s. 380.

[13] A.e.

[14] A.e.

[15] Murat Yaman, a.g.e., s. 350.

..................................................................................

Yayın Bilgisi 

İstanbul Barosu Dergisi: Mart - Nisan 2015, Cilt: 89 · Sayı: 2015/2

http://www.istanbulbarosu.org.tr/Yayinlar/BaroDergileri/ibd20152.pdfhttp://www.istanbulbarosu.org.tr/Yayinlar/BaroDergileri/ibd20152.pdf

Boşanmada Ekonomik Şiddet Unsuru

 

 

"...Türk Medeni Kanunu’nun Üçüncü Bölümünde “Evliliğin Genel Hükümleri” başlığı altında eşlere bir takım haklar tanınmış ve yükümlülükler yüklenmiştir. Türk Medeni Kanunu’nun 185. Maddesinin 3. Fıkrasına göre eşler birlikte yaşamak, birbirlerine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar. İşte bu sadakat ve yardımcı olma zarureti ekonomik bakımdan da eşlere bir takım mesuliyetler yüklemektedir.[1] Ekonomik şiddet halleri ve fiilleri yukarıda bahsettiğimiz gibi sınırlı sayıda değildir. Ancak örnek olması bakımından Yargıtay’ın bu konudaki birkaç kararından bahsetmemiz gerekmektedir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 28/05/2002 tarihli bir kararında davalı eşin evine bakmamasını ekonomik şiddet kapsamında değerlendirip davacıyı boşanma davası açmakta haklı bulmuş ve tarafların boşanmalarına karar vermiştir.[2]

Keza bir başka kararında “…davalı kocanın karısını baba evine gönderdiğini, karısı ve çocuğunun infak ve iaşesini sağlamadığı…” gerekçesi ile eşleri evlilik birliğinin devamına zorlamaya kanunen imkân kalmadığından ötürü tarafların boşanmalarının yerinde olduğuna hükmetmiştir.[3]

Bir başka kararında Yargıtay “…devamlı surette alkol alan ve evin eşyalarını satan…” davalı kocaya karşı davacıyı haklı bulmuş ve eşlerin ortak hayatını temelinden sarsan bu davranışların evlilik birliğinin devamına imkân vermediğinden hareketle davacı eşi davasında haklı bulmuştur.[4]

20/12/2005 tarihli başka bir kararında Yargıtay kocanın aşırı derecede tasarruflu davranışlarından diğer bir deyişle kocanın, elindeki parayı harcamaya kıyamayan, cimri, paragöz, eli sıkı, hasis, kısmık, nekes, pinti, sıkı, varyemez[5] davranışlarından ötürü evlilik birliğine ilişkin görevlerini yerine getirmediği gerekçesi ile tarafların boşanmalarına karar vermiştir..."



[1] A.e., s. 374.

[2] Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 28/05/2002 tarihli, 1608 Esas ve 7160 Karar sayılı kararı.

[3] Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 07/06/2002 tarihli, 6536 Esas ve 7756 Karar sayılı kararı.

[4] Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 14/07/2009 tarihli, 2008/11799 Esas ve 2009/14055 Karar sayılı kararı.

[5] Gençcan, a.g.e., s. 379.

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

Yayın Bilgisi:

Kitap ve Hikmet Dergisi: Sayı:12 (Ocak-Mart) Yıl: 2016

İş Kazalarından Kaynaklanan Tazminat Talepleri ile Açılan Davalarda Organize Sanayi Bölgesi Yönetimleri Yönünden Davanın İdare Mahkemelerinde mi Yoksa Adli Mahkemelerde mi Görülmesi Gerektiği Hususunda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararının İncelenmesi

Yayın Bilgisi:

Legal Hukuk Dergisi: Cilt:13 ,Sayı:147  Yıl:2015

6306 Sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Bakımından Yürütmenin Durdurulması Kararının Eleştirisi

Yayın Bilgisi:

 Terazi Aylık Hukuk Dergisi Yıl: 10 Sayı: 112, Aralık 2015

Haysiyetsiz Hayat Sürme Sebebi İle Boşanma

HAYSİYETSİZ HAYAT SÜRME SEBEBİ İLE BOŞANMA*

Av. Abdullah Selim BABAOĞLU*

         4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’muz boşanma sebeplerini konuları bakımından genel ve özel boşanma sebepleri olmak üzere ikiye ayırmıştır.

Konuları bakımından özel boşanma sebepleri; 161. Maddede düzenlenen zina, 162. Maddede düzenlenen hayata kast, yine 162. Maddede düzenlenen pek kötü veya onur kırıcı davranış, 163. Maddede düzenlenen suç işleme ve yine 163. Maddede düzenlenen haysiyetsiz hayat sürme, 164. Maddede düzenlenen terk ve son olarak 165. Maddede düzenlenen akıl hastalığıdır.

         Görüldüğü üzere haysiyetsiz hayat sürme konusu bakımından kanunun özel olarak tanımladığı/saydığı bir boşanma sebebidir.

         Haysiyetsiz hayat sürme belli bir olguyu ya da durumu gösterir ve diğer şartları da sağladığı takdirde boşanma için tek başına yeterli bir sebeptir.[1]

         Boşanma sebeplerinin evlilik üzerindeki etkisi bakımından ise yine ikiye ayrım bulunmaktadır. Bunlar; mutlak boşanma sebepleri ve nispi boşanma sebepleridir. Boşanma sebepleri bakımından mutlaklık ile nispilik arasındaki basit fark; boşanma sebebi teşkil edecek bir olayın ya da durumun varlığı halinde evlilik üzerindeki etkisine bakılmaksızın boşanmaya karar verilebilmesidir.[2]

Örnek olarak;  zina ya da hayata kast mutlak boşanma sebeplerinden iki tanesidir. Eşlerden bir tanesinin zina yapması, diğer eşe boşanma davası açıp zina olayını ispat etmesi halinde boşanma hakkı vermektedir. Aynı şekilde eşlerden bir tanesinin diğerini öldürmeye teşebbüs etmesi, öldürmek için hazırlıklar yapması da mutlak yani öldürmeye teşebbüsün evlilik üzerindeki etkisine bakılmaksızın boşanma kararı verilmesine yeterlidir.

Bu bakımdan haysiyetsiz hayat sürme nispi bir boşanma sebebidir. Bundan kasıt kısaca; haysiyetsiz hayat sürmenin varlığı halinde bu durumun diğer eş bakımından ortak yaşamı/evlilik birliğini sürdürmeyi beklenemez/katlanamaz/çekilemez duruma getirmesi aranmaktadır.[3]

Haysiyetsiz hayat sürme kavramı elbette ki kanunda tarifi yapılmış bir kavram değildir. Zira haysiyetsiz hayat sürme toplumdan topluma, yöreden yöreye ya da kişiden kişiye değişebilen bir kavramdır. Ancak genel olarak bir tanım vermek gerekirse; namus, şeref ve haysiyet kavramlarından uzak yaşamaktır. Buradaki namus, şeref ve haysiyet kavramları Türk toplumunun genelinin kabul ettiği namus, şeref ve haysiyet kavramlarıdır.

Örnek vermek gerekirse; ayyaşlık, kumarbazlık, homoseksüellik, uyuşturucu bağımlısı olmak, gönül tellallığı yapmak haysiyetsiz hayat tarzı olarak kabul edilmektedir.[4]

2009 yılında verdiği bir kararda Yargıtay başkası ile bir müddet evlilik dışı birlikte yaşamayı haysiyetsiz hayat sürme kapsamında değerlendirmiş ve boşanma kararı verilmesi gerektiğini hüküm altına almıştır.[5]

Kanunun kullandığı ‘haysiyetsiz hayat’ tabirinden de anlaşılacağı gibi tek seferlik fiiller ya da durumlar, diğer eşe karşı açılacak boşanma davasında haysiyetsiz hayat sürme sebebine dayanma hakkı vermez. Başka bir ifade ile haysiyetsiz kabul edilen işin, durumun devamlılık arz etmesi gereklidir.[6] Fiilin ya da durumun devamlılık arz etmemesi halinde yine de boşanma davası haysiyetsiz hayat sürme sebebine dayanarak açılmışsa davanın reddine karar verilmektedir.

Örnek olması açısından, bir Yargıtay kararında evli kadının başka bir erkekle bir kereliğe mahsus aldatma içerikli konuşmasını ve mesajlaşmalarını haysiyetsiz hayat sürme olarak kabul etmemiştir. Bahis mevzu kararda bu konuşmaların dahi koca bakımından ortak yaşamı çekilmez hale getirdiği tespit edilmiş; ancak kadının bu davranışının devamlılık arz etmemesinden ötürü haysiyetsiz hayat sürme sebebi ile boşanma talebi kabul edilmemiştir.[7]

Başka bir husus ise haysiyetsiz hayat süren eşin kusurunun bulunması yani bilerek ve isteyerek bu yolu seçmesi gereklidir. Evlilik birliği içinde böyle bir hayatı tercih eden eşin akıl hastalığı varsa yine boşanma davasında haysiyetsiz hayat sürme sebebine dayanmak hatalı olacaktır. Zira kasıt bulunmamaktadır.

Karşı tarafın haysiyetsiz hayat sürdüğünü, örneğin kumarbaz olduğunu iddia eden taraf bu durumu ispatlamakla da yükümlüdür. Kocasının devamlı kumar oynadığını iddia eden kadın açtığı boşanma davasında bu durumu ispat edememişse ve koca da boşanma istememişse davanın reddine ve evliliğin devamına pek tabi karar verilebilecektir.

Yargıtay 2004 yılında verdiği bir kararında ispat hususuna değinmiş ayrıca mahkemece dosyada toplanan delillerin ve tanıkların titizlikle değerlendirilmeyip eksik inceleme yapıldığı gerekçeleri ile yerel mahkeme kararlarını bozmuştur. [8]

Yine yukarıda söylediğimiz üzere haysiyetsiz hayat süren eşin bu tarz hayatının diğer eş tarafından evlilik bakımından katlanılmaz/çekilmez/dayanılamaz olması gerekmektedir.[9]

Burada şu hususu eklememiz gerekir ki kendisi de eşinin haysiyetsiz durumuna iştirak eden kişi sonradan eşi hakkında haysiyetsiz hayat sürüyor gerekçesine istinaden boşanma davası açma hakkına sahip değildir.

Örneğin, her iki eşin de ayyaş olduğu, kumarbaz olduğu ya da eş değiştirme (swinger) fiilleri gibi olaylarda eşlerden bir tanesi sonradan bu gerekçelerle haysiyetsiz hayat sürme sebebine istinaden boşanma davası açtığında haklı bulunmayacaktır. Bu hususla ilgili bir kararında Yargıtay; kadına isnat edilen olaylardan sonra evlilik bir müddet devam ettiğinden ötürü koca, kadının önceki davranışları affetmiştir ya da en azından hoş görmüştür gerekçesi ile haysiyetsiz hayat sürme durumunun koca bakımından evliliği çekilmez/katlanılmaz hale getirmediğine hükmedilebileceğini ifade etmiştir.[10]

Buna benzer bir yaklaşımla evlenmeden önceki hayat tarzı diğer eş tarafından biliniyorsa ya da haysiyetsiz sayılan davranışların üzerinden belli bir müddet geçtiyse bu davranışlar eş tarafından affedilmiş ya da en azından hoş görülmüş kabul edilip bu sebebe bağlı olarak boşanma davası haklı olmayacaktır.[11]

Bu özel boşanma sebebi ile alakalı çok şey söylemek mümkün ancak çocuğun velayeti hususunda da çok kısaca bahsedip bu konuyu bitirmek istiyoruz.

Şöyle ki; eşlerden birinin haysiyetsiz hayat sürdüğü mahkeme kararı ile tespit edildiği takdirde boşanma ile çocuğun velayeti de haysiyetsiz hayat süren eşe verilmez. Zira burada önemli olan çocuğa güvenli, temiz, tutarlı bir ev ortamı sağlamak böylelikle çocuğu korumaktır. Toplumun gözünde haysiyetsiz hayat sürdüğü kanısı olan eşe çocuğu vermek bu bakımdan tutarlı olmayacaktır.

 

 

KAYNAKÇA

Gençcan, Ömer Uğur    : Boşanma Tazminat Nafaka Hukuku Bilimsel Açıklama ve İçtihatlar, Ankara, Yetkin Yayınları, 2010.

 

YARGI KARARLARI

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 09/11/2009 tarihli, 2009/16450 Esas ve 2009/19112 Karar sayılı kararı.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 26/06/2012 tarihli, 2011/22536 Esas ve 2012/17686 Karar sayılı kararı.

  Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 13/03/2003 tarihli, 2003/2300 Esas ve 2003/3448 Karar sayılı kararı.

  Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 01/12/2004 tarihli, 2004/13099 Esas ve 2004/14288 Karar sayılı kararı.

  Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 24/03/2004 tarihli, 2004/2655 Esas ve 2004/3715 Karar sayılı kararı.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 07/06/2006 tarihli, 2006/3081 Esas ve 2006/8990 Karar sayılı kararı.

 



* İstanbul Barosu Üyesi.

[1] Ömer Uğur Gençcan, Boşanma Tazminat Nafaka Hukuku Bilimsel Açıklama ve İçtihatlar, Ankara, Yetkin Yayınları, 2010, s. 110.

[2] A.e., s. 111.

[3] A.e., 112.

[4] A.e., 157.

[5] Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 09/11/2009 tarihli, 2009/16450 Esas ve 2009/19112 Karar sayılı kararı.

[6] Gençcan, a.g.e., s.159.

[7] Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 26/06/2012 tarihli, 2011/22536 Esas ve 2012/17686 Karar sayılı kararı.

[8] Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 13/03/2003 tarihli, 2003/2300 Esas ve 2003/3448 Karar sayılı kararı.
  Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 01/12/2004 tarihli, 2004/13099 Esas ve 2004/14288 Karar sayılı kararı.
  Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 24/03/2004 tarihli, 2004/2655 Esas ve 2004/3715 Karar sayılı kararı.

[9] Gençcan, a.g.e., s.160.

[10] Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 07/06/2006 tarihli, 2006/3081 Esas ve 2006/8990 Karar sayılı kararı.

[11] Gençcan, a.g.e., s.164.

 

Bu makale daha önce Kitap ve Hikmet Dergisi'nin Sayı:14 Yıl: 2016 sayısında yayınlanmıştır.